Kabuğuna Sığmamak Çıkıpta Beğenmemek

KıreyziBen

Evet evet saçmalıyorum.

Şurda toplasan 20-30 tane yazı girmişimdir. Çeşitli nedenlerle de  zaten manzume denemelerimi kaldırdım.  Yani ne var her ay farklı bir tema yükleyecek? Ne arayışı içindeyim ben?

Bir dursam ya durduğum yerde. Nedir yani derdim?

İçinde olduğum bu arayış; tema arayışı mı yoksa başka birşeyler mi? Neyse ben yine de bildiğim okuyup temamı değiştireceğim 3 vakte kadar. Belki bulurum. Aradığımı…

Ben giderim avatarım gider. Yanımda tın tın eder…

Basit Fikirler Büyük Etkiler

Gravatar Logo

Gravatar Logo

Facebook, Twitter, WordPress, hede, hödö….
Aklıma bu saatte gelen, hemen hemen herkesin ezbere bildiği kelimeler.

Bir tane de ben eklemek istiyorum. Gravatar. Her ne kadar bir çok blogcunun bildiği bir kelime olsa da diğer kelimeler kadar çok iyi tanınmadığını düşünüyorum.

Çok basit bir fikirle yola çıkan gravatar bu gün  blogcular arasında saygıyla söz edilen bir sistem.

İşin özü şu. Gidiyorsun www.gravatar.com a. Git bakayım! Hah giriyorsun mailini yüklüyorsun bir tane resmini. Hani şu sabah akşam bilgisayarınızda açık olan MSN Messenger var ya. O’nda kullandığınız resim mesela.

Ne yapıyorlar peki bu arkadaşlar? “Bu e-postanın avatar resmi var mı?” diyene “Buyur ahanda bu!” diyorlar. Dedim ya fikir de çok basit, sistem de.

Asıl soru kim soruyor? Yorum yazdığınız bloglar, mesaj attığınız forumlar, takıldığınız siteler… Bir kere gravatar hesabı oluşturun. Resminizi değiştirdiğiniz anda o güne kadar yazdığınız yazacağınız her yerde aynı resim çıksın. ;)

Tam olarak tanınmamasının sebebi daha düne kadar yukarıda yazdıklarımın hiç birinin gidip sormuyor oluşuydu. WordPress için eklenti ekliyordun.

Bu gün gittim kardeşimin çiçeği ağzında bloguna bir yorum girdim. Ta taaaam. Gönüllerin fatihi, kızların sevgilisi Afrodit’in tek aşkı benim – ne sandın? – benden bile enteresan avatarım.

Ben nereye avatarım oraya. Yaptığım tek şey e-posta adresi alanına kendi e-postamı girmekti. Bill Keyts’inkini değil.

Sansüre Hayır

Dost Dediğin Manyak Olur!

Leatherman Surge

Manyak dostum benim.
Yanlış anlamayın fotoğraftakine değil onu bana hediye edene söylüyorum. Tahir’e!
Öyle bir dostum var ki benim. Kalbi hani süt beyazı . Kanı bile beyaz akıyordur muhakkak damarlarında. Art niyet sıfır. Çıkar ilişkileriyle işi olmaz. Üniversite yıllarımda az kahrımı çekmemiş, bir kez bile of dememiş biri.
Benimse ona yararımdan çok zararım oldu. Benim yüzümden sınavlardan kötü not almışlığı vardır ki başarılı bir öğrencidir, yakışmamıştır.
O şimdi asker. Hem de ne biçim! Adam Iğrak’a sırtını dönüp poz veriyor fotoğraf makinsına. Sadece bana yaptığı iyiliklerini zırh diye giyse değil top, tüfek; nükleer başlık girmez herhalde içeri.  Çok şükür ki az kaldı şafağa.
Yazdığım satırları sakın abartı sanmayın. Ben yeterince anlatamadığımı düşünüyorum çünkü.
Alın size O’nun manyaklığının son delaleti:
Geçenlerde telefon etti Leatherman diye bir aleti soruyor “Nasıl bilirsin?” diye. Zamanında tanışmışlığım ve hasta olmuşluğum vardır kendilerine. Çok sağlam ve çok kullanışlı bir alet. İsviçre çakısının mükemmel fikrini alın, üstüne dahiyane bir mühendislik çalışmasını ekleyin. Pek sağlam,  çok pratik bir alet olsun. İsviçre çalılarına da tepeden baksın.
Bana modellerine bakmamı fiyatlarını ve hangi modeli daha iyi olduğunu mesaj atmamı istedi.
Çektiğim mesajı her düşündüğümde utancımdan yerin dibine giriyorum:
“Abi ben Wave modeliyle tanıştım. Leatherman süperdir. Özelliklerine baktım. Surge bizim için en güzeli. Param olsa hemen alırım. Bence kaçırma hele bu fiyata.” Buna benzer kelimelerle bir mesaj attım.
Aradan bir kaç hafta geçti benden İş adresimi istedi. Ben kıllandım tabi ama aklımın ucunden geçmedi böyle birşey. Kargoyu şirkette açtığımda attığım nidayla yan odadan seyirciler çektim. Siz düşünün.
Ben bu adama “Sen askersin kapat ben arayayım!” diyorum. Adam bana ne alıp yolluyor. Hediyenin fiyatı konuşulmaz ama siz söyle bir araştırın. Adama defalardır manyak diyorum. Sebebini daha iyi anlarsınız.
Tahir’cim sözüm sana! :) Allah sırtını yere getirmesin. Mutluluğu da yaşa, üzüntüyü de. Hayatı her haliyle yaşa. Ama derdin, üzüntünün fazlasını bana versin. Benim mutluluğumun fazlasını da sana.
Gelince önce sarılıp, sonra yumruğu indireceğim omzuna! Gerçi komandoya koymaz ama sen yine de kendini hazırla! Ne de olsa deli kuvveti diye bir takviyem var.

Çilem Sezon 1 Bölüm 2

Bir alttaki yazımdan geçen bir kaç günlük(!) çileli dönemimi okuyabilirsiniz.

Bitti sanmıştım!

Ev sahibim, hoş bir hanımefendi. İyi niyetli biridir kendileri.

Geçenlerde yanında ustayla gelmişti ziyaretime.  Evde tadilat yaptırmak istiyor. Evin dışa bakan duvarları içerden  hep kabarık. üstü boyayla kapatılmış. Belli ki yağmurda duvardan çok sünger işlevi görüyor.

Neyse efendim. Adam dedi “Üç günlük işi var. Bir gün strafor (bkz: ek$iSözlük) kaplar, ikinci gün alçı yapar, üçüncüde de boyarım.” Çalışıyor olamamı evde olmayışımı da; ilk gün matkap işini gündüzden bir günlük izinle halledip, gerisini iki gün akşamları çalışmak şeklinde anlaşarak bertaraf ettik.

Buraya kadar herşey tamam…

Ben iznimi aldım. Zaten yorgunluktan ağlayan bedenim izin gününde de aynı saatte kalkarak ustayı beklemeye başladı.

Yorgunluk ve uykusuzlukla, sırf uyuya kalırsam zili duyamam korkusu yaverliğinde verilen bilmem kaç buçuk saatlik savaş…

Saat dokuzdan dörde kadar bekledim. Sabah ilk arayışımda on dakikaya geleceğini idda eden Beyefendi(!) takip eden hiç bir aramalarımı cevaplamayarak benden bir kamyon dolusu küfür kazandı.

Saat Dörtte pes edip durumu ev sahibime bildirdim. O da aradı, ulaşamadı tabîki.

Sağlık olsun oldu. Ulaşınca ne olduğunu öğreneceğiz. Ne denli Okul Çocuğu olduğunu..

Tabi tabi sağlık olsun. Olan sağlığa oluyo zaten.

Yine polyanacılık yaparak noktalıyorum. Bu bekleyiş sırasında boş durmayarak:

  • Halıları halı yıkamaya verdim.
  • Elektrik tesisatındaki bir kaç denyoluğu giderdim.
  • Tesisatçıyı çağırıp evimi göle çeviren kırık spiral hortumu (adını da öğrendim ya hemen satarım) değiştirttim.
  • Güncelleme: Çamaşırları da yıkıyorum.

Şimdi izin verirseniz azucukk uyuyayım. ki izinli olduğum belli olsun.